Dışarıda ilk 3’te, komşuda lider, içerde savunmada

Günde kaç saatinizi ekran karşısında geçiriyorsunuz? Araştırmalar, ortalama bir yetişkinin her gün yaklaşık 7 saatini telefon, bilgisayar veya televizyon başında tükettiğini gösteriyor. Yani insanlar uyanık oldukları zamanın neredeyse yarısını dijital bir dünyanın içinde, aralıksız bir haber akışıyla yaşıyor. Üstelik söz konusu sanayi ve ekonomi gündemi olduğunda ekrana düşen bu bildirimlerin neredeyse sonu hiç gelmiyor. Bazen dünyanın bir ucundaki küçük bir kıvılcım, son dakika gelişmesi olarak tüm finans piyasalarını yangın yerine çevirebiliyor. 

Tabii bu bilgi bombardımanı içinde, küresel ticarette hiçbir olayın tek başına yaşanmadığı, akıp giden rakamların ve istatistiklerin arkasında birbirini doğrudan tetikleyen stratejik bir akış olduğu gerçeği de bazen gözden kaçabiliyor. 

Türk makine sanayimizin küresel arenadaki yürüyüşünü anlamak, dünyanın farklı noktalarında gelişen dinamikleri bütüncül bir yaklaşımla okumayı gerektiriyor. Örnek olarak küresel ticarette Çin’in agresif fiyat politikalarına karşı yükselen savunmacı refleksler iç pazarımızda yerli üretimi koruma ihtiyacını her zamankinden daha kritik hale getirirken, hemen yanı başımızda yılların yıkımından sonra sanayisini yeniden inşa etmeye çalışan Suriye pazarında ulaştığımız liderliği kalıcı kılmak için bu pazara özel yeni hamleler gerekiyor. Üstelik ABD’den Almanya’ya kadar tam 115 ülkenin Türkiye’den ithalatında ilk üçe yerleşen makine sektörümüzün rekabet gücünü etkileyen gündem maddeleri; sadece makinecileri değil, tüm imalat sanayiini ilgilendiriyor. Gelin bu başlıklara birlikte bakalım.

KÜRESEL BİR SORUN OLARAK ÇİN SÜBVANSİYONLARI: İÇ PAZARIMIZI KORUMAK ZORUNDAYIZ

Çin devlet destekli üretim modeliyle, küresel pazarda haksız bir rekabet fırtınası estiriyor. Sübvansiyonlu Çin baskısına karşı, gelişmiş ülkeler peş peşe korumacılık tedbirlerini devreye sokarak kendi pazarlarını koruma altına alma yarışında... Batı pazarlarında engellerle karşılaşan bu devasa kapasitenin, Türkiye gibi ithalat rejimi açık ülkelere yönelmesi ise riskin boyutunu da artırıyor. Çin baskısının pazarımıza kayması Türkiye açısından bir dış ticaret dengesi meselesi olduğu kadar, doğrudan sanayi politikamız ve teknolojik bağımsızlığımızla ilgili hayati bir konu. Nitekim son 10 yılda Çin’den makine ithalatımızın %104,8 artmasına karşın aynı ülkeye ihracatımızın simgesel seviyelerde kalması, iki ülke arasındaki ticari asimetriyi her geçen gün aleyhimize derinleştiriyor.

Çin, arkasına aldığı devlet desteğiyle ulaştığı devasa üretim ölçeğini ve yıkıcı fiyat politikalarını sıradan bir rekabet unsuru olarak değil, doğrudan hedef pazarları ele geçirme stratejisi olarak uyguluyor. Bu yaklaşımın temelinde yatan finansal mekanizmayı, OECD’nin yayımladığı MAGIC Sanayi Sübvansiyonları Veritabanı raporunda da görmek mümkün. Rapora göre Çinli şirketler; ucuz finansman, geniş vergi muafiyetleri ve doğrudan hibeler sayesinde diğer OECD ülkelerindeki rakiplerine kıyasla 3 ila 8 kat daha fazla devlet desteği alıyor. Nitekim Çinli firmaların son 20 yıldaki küresel pazar payı artışının yaklaşık %60’ının doğrudan bu sübvansiyonlara dayanması, rekabetin şirketler ölçeğinde değil, sistemsel bir güç eşitsizliği üzerinden yürütüldüğünü açıkça gösteriyor. 

Söz konusu haksız rekabet modelinin iç pazarımızdaki yansımaları da ciddi bir risk unsuru… 2025 yılında Çin’den gerçekleştirdiğimiz makine ithalatının %15,7 artışla 12,8 milyar dolara yükselmesi ve 2026’nın ilk 7 ayında bu payın %30 sınırına dayanması durumun ciddiyetini ortaya koyan veriler. İç pazarda ithalatın bu denli hızlanması, yerli üreticinin ölçek yakalama imkânını ve kârlılığını doğrudan aşındırıyor. Makine teçhizat yatırımlarının hassas olduğu bir dönemde artan ithalat baskısı, sanayimizin Ar-Ge ve inovasyona ayırabileceği kaynakları sınırlayarak uzun vadede teknolojik derinleşmemizi yavaşlatma tehlikesi taşıyor. 

Bu tablo karşısında, sanayi politikalarımızda adil rekabet zeminini yeniden tesis etmenin ve ticaret koruma araçlarını kararlılıkla işletmenin hayati bir gereklilik olduğu çok açık. Dünya Ticaret Örgütü küresel düzeyde adil bir denetim mekanizması kurana kadar, kendi pazarımızı korumanın en doğal ve meşru hakkımız olduğunu düşünüyorum. İç pazarda kan kaybeden bir makine sanayiinin, zamanla tüm imalat ekosistemini zayıflatacağı bilinciyle, kamunun bu yöndeki tedbirlerinin daha da artacağına inanıyorum. 

KÜLLERİNDEN DOĞAN BİR PAZAR OLARAK SURİYE: KOMŞULARIMIZ İLK BİZİM KAPIMIZI ÇALMALI

Kendi evimizde Çin’in sübvanse edilmiş üretimine karşı savunma hatlarımızı güçlendirirken, hemen sınır komşumuz Suriye’de bambaşka bir gündem bizi bekliyor. İç savaş öncesinde yıllık ortalama 1,5 milyar dolarlık makine ithal eden bu pazar, uzun yıllar boyunca devam eden çatışmalar nedeniyle büyük bir yatırım kaybına uğramıştı. Yıllar süren yıkıcı iç savaşın ardından Suriye, sanayi altyapısını ayağa kaldırmaya ve sivil üretim kapasitesini yeniden inşa etmeye çalışıyor. Rejim değişikliğiyle beraber ülkede başlayan toparlanma süreci, ticari potansiyelin yeniden harekete geçmesini sağladı. Suriye’nin 2025’te toplam makine ithalatı önceki yıla göre ikiye katlanarak 378 milyon dolara ulaştı. Bu sıçrama, sahadaki teknolojik yenilenme ve altyapı ihtiyacının ne kadar acil olduğunu açıkça gösteriyor. 

2010 yılında beşinci sırada yer aldığımız Suriye pazarında, 2025’te makine ihracatımızı, önceki yıla göre %174,6 gibi rekor bir artışla 148 milyon dolara çıkardık. Böylece 2010’da lider olan Çin’i geride bırakarak Suriye pazarında birinci sıraya yerleştik. Ancak gıda, tekstil, plastik ve metal işleme makinelerine olan talep her geçen gün artıyor. Pazar canlandıkça Çinli ve Avrupalı rakiplerin de pay kapma mücadelesi hız kazanıyor. 

Suriye pazarında, iç savaş sürecinde ilişkilerimizi koruyarak kazandığımız mevziiyi koruyabilmemiz, rakiplerimizin finansman gücüne karşı direnç göstermemize bağlı. Suriye’nin Türk Eximbank risk sınıflandırmasında hâlâ en yüksek risk grubu olan 7. kategoride bulunması önemli başlıklardan biri. İhracatçımıza yüksek prim yükü doğuran bu durum, Alıcı Kredisi mekanizmasının da kapalı olması nedeniyle Avrupalı rakipler karşısında dezavantaj yaratıyor. Savaşın etkilerinin azaldığı ve ülkenin yeniden yapılanma sürecine girdiği yeni dönemde Suriye’nin riskli ülke statüsünün tekrar değerlendirilmesi gerekiyor. 

KÜRESEL REKABET ALANI OLARAK MAKİNE: DÜNYANIN DÖRT BİR YANINDA İMZAMIZ OLMALI

İç pazarı koruma gayretimiz ve Suriye’de elde ettiğimiz bölgesel liderlik, Türk makine sektörünün küresel ligdeki mücadele alanlarının iki somut örneği... Resmin geneline baktığımızda, korumacılık rüzgârlarına ve küresel pazarlardaki daralmalara rağmen Türk makinesinin dünyada nasıl bir kapsayıcılığa ulaştığı net şekilde ortaya çıkıyor. Trade Map verilerine göre makine sektörümüz, büyük bir başarı örneği ortaya koyarak, Türkiye’nin 115 ülkeye yaptığı ihracatta ilk üç ürün grubu arasında yer alıyor. 

Ülke bazında detaylar sektörümüzün ulaştığı rekabet gücünün de bir kanıtı. ABD başta olmak üzere Kanada, Arjantin, Hindistan, Cezayir ve Mısır gibi birbirinden farklı coğrafya ve gelişmişlik düzeyine sahip 37 ülkenin Türkiye’den yaptığı ithalatta makinelerimiz 1. sırada yer alıyor. Dünyanın en büyük ve en titiz pazarlarından biri olan ABD’ye ihraç ettiğimiz ürünlerin başında makinenin gelmesi, sanayimizin ulaştığı kalite ve teknoloji seviyesini bir kez daha gösteriyor. 

Başarımız bununla da sınırlı değil. Küresel makine üretiminin iki dev merkezi Çin ve Almanya’nın yanı sıra İtalya, Avustralya, Brezilya ve Polonya dahil toplam 43 ülkenin ülkemizden ithalatında makinelerimiz 2. sırada bulunuyor. Makine üretiminde dünya lideri konumundaki Almanya ve Çin’e kendi uzmanlık alanlarında yüksek hacimli ihracat gerçekleştirmek, mühendislik gücümüzün ve esnek üretim kabiliyetimizin ne kadar kabul gördüğünü açıkça ortaya koyuyor. Ayrıca Fransa, Güney Kore, Avusturya, Norveç ve İspanya gibi sanayisi gelişmiş 35 ülkenin de Türkiye’den ithalatında makinelerimiz ilk 3’te yer alıyor. 

Afrika’dan Asya’ya, Avrupa’dan Amerika’ya kadar uzanan bu geniş harita, Türk sanayicisinin ürettiği makinelerin dünyanın her yerinde kesintisiz ve yüksek performansla çalıştığının en somut belgesi.